|
|
 |
|
 |
|
PSİKOTERAPİ ENSTİTÜSÜ
Merkez:Bağdat Cad. İmrencer Ap. No:540/8 Bostancı İSTANBUL
Tel:0216 4643119 Faks: 02164643102
Eğitim yeri: Bayramoğlu Mah. Ada içi Palmiye Sok. No:2 Darıca/Gebze İzmit
Tel: 02626536699
|
Birinci Grup Kursiyerlerimiz
BÜTÜNCÜL PSİKOTERAPİ KİTABININ ÖNSÖZÜ
Çağımız insanı ciddi manada bunalım içinde ve kendine ya-bancılaşmaktadır. Süratli bir şekilde insan olma özelliklerinden uzaklaşmakta, mekanikleşmektedir. Globalleşme ve kapitalist tüketim tarzı kişiyi, tüketim yapan bir sistemin aracı haline dö-nüştürmektedir. Kişi kendi yaratılışına ters böyle bir konumda varoluşsal bir bunaltı ve derin bir yabancılaşma hissetmektedir. Refah seviyesinin yükseldiği, gelecek kaygısının ortadan kalktı-ğı ve her şeyin güzelliklerle dolu olacağını ümit ettiğimiz bir or-tamda bireyler, bunaltı ve sıkıntının doruklarını yaşamaktadırlar. Sonuç beklenildiği gibi olmamaktadır. Bugün Birleşik Devlet-ler’deki hastanelerde acil servislere müracaat eden hastaların yüzde elliden fazlasını vakalar oluşturmaktadır. İnsanın tüm bu-naltı ve sıkıntısına çare olmaya çalışan ilaç firmaları her duygu-nun karşısında bir ilaç üreterek insanî duygularımıza da el at-mışlar, insanı mekanikleştirme konusunda bir adım daha ileri gitmişlerdir.
İnsan organizmasının bilinmezliği, yapılan bilimsel araştır-malarla bilinir hale gelmiştir. Gelişmiş ülkelerde bebek ölüm oranı binde yedilere kadar düşürülmüş, ortalama yaşam süresi seksenler’in üzerine çıkarılmıştır. Bu, istenen mutlu bir tablo-dur. Ancak ne yazıktır ki insanın organizmasıyla ilintili hastalık-ların kontrol altına alınması ruhsal yapıyı hep ikinci planda bı-rakmıştır. Hâlbuki bir insanı insan yapan temel özellik, beyninin fonksiyonel hususiyetleri ve onun üzerine bina ettiği kimlik ve kişilik örüntüsüdür. Ruhsal yapının oluşması, gelişmesi ve ta-mamlanması organik yapıdan daha karmaşık, daha kompleks ve daha çetrefillidir. Bugün gelinen noktada ruhsal yapının ne ka-dar hayati bir önemi haiz olduğu ve ihmal edildiği idrak edilmiş-tir. İnsanın biyolojik rahatsızlıkları alanındaki temel sorunlar halledilmiş, koruyucu hekimlik geliştirilmiş ve bedensel sağlığın korunmasıyla ilgili ileri tedbirler alınmıştır. Teknolojinin süratle ilerlemesi, toplumların kültürel yapılarının yoğun bir şekilde devinim arz etmesi ve kültürler arası mübadelenin hızlanması, sosyal ve bireysel kimliklerde ciddi uyuşmazlıklara, kod karma-şalarına ve sonuçta bunaltı, sıkıntı hatta anarşiye neden olmak-tadır.
İşte böyle bir ortamda bireyler ruhsal bir çaresizlik, ruhsal bir yabancılaşma, ruhsal bir açmazın ve ruhsal bunaltının içine düşmüşlerdir. Bireyler bu problemlerini halledebilmek için çö-züm aramaktadırlar. Bugün medeniyetin getirmiş olduğu yalnız-laşma ve yabancılaşma sorunlarına karşı, sistem, mutluluk hap-ları dağıtmaktadır. Bu durum mekanikleşmeyi ve insanın kendi-ne yabancılaşmasını daha da artırmaktadır. Her duygusal eksik-liğe, her haklı bunaltıya bir ilaç önerme çözümü akla uygun bir çözüm değildir. Böyle bir öneri, biyolojik yapının bozulduğu acilen müdahale edilmesi gereken durumlarda mutlaka uygu-lanması gereken, alternatifi olmayan bir tedavi olarak önümüzde durmaktadır. Ancak öyle klinik tablolar vardır ki bu tablolarda ilaç önermek, ilaç kullanmak tabloyu daha da karmaşıklaştır-makta, bireyi insan olmaktan daha da uzaklaştırabilmektedir.
İşte bu gerçeğin farkına varmış çok değerli klinisyenler ve araştırmacılar insanın biyolojik yapısının ötesinde kimliğini ve kişiliğini oluşturan sanal programın nasıl kurgulandığını ince-lemişlerdir. Bir kimliğin ve kişiliğin oluşumunda aşama aşama hangi girdilerin ne tür süreçlerde ne tür işlemlere tabi tutulduğu-nu incelemişler ve sonuçlarını bilimsel çalışmalarla ortaya koy-muşlardır. İnsan kendini yapılandırabilen, kendini algılayabilen, kendini değiştirebilme yeteneğinde olan tek canlıdır. Kimliğinde ve kişiliğinde yer alan yetiştirilme sürecindeki bir takım hatalı öğeler nedeniyle sinyal veren bunaltı ve sıkıntı uyaranlarını ilaç-larla baskılamak yerine o sinyallerin göndermiş olduğu kodları deşifre edip çözüm yollarına yönelmek gerekmektedir. İşte bir takım değerli klinisyen ve araştırmacılar, insanın bu sanal prog-ramındaki yapının nasıl değiştirilebileceğinin ön çalışmasını yapmışlardır. Her birisi kendi zihinsel becerisine göre insanı ta-nımlamaya çalışmış, o insanın belli bir alanını aydınlatma gay-reti içerisine girmişlerdir.
Pavlov’la başlayan şartlı refleks çalışmaları insanın birçok davranışının nasıl oluştuğunu bize izah ederken hastalıklı bir ta-kım davranış örüntülerinin kaynağını bize göstermiştir. Bu ça-lışmalar bununla da kalmayıp davranışçı tedavi teknikleriyle problemler halledebilir noktaya gelmiştir. Birçok rahatsızlıkta kişiye ilaç yerine davranışçı tedavi teknikleriyle terapiler uygu-lanmış, insanlar şifaya kavuşmuştur.
Bir diğer grup bilim adamı, insanı hayvandan ayıran temel niteliğin düşünmesi ve yorumlaması olduğunu fark etmiştir. Bir takım klinik tabloların insan beyninin hatalı ve çarpık algılaması veya yorulması sonucu ortaya çıktığını tespit etmişlerdir. Bu sü-reçlerin nasıl geliştiği, beynin bilgiyi nasıl işlemlediği ve nasıl çıkarımda bulunduğunun detaylarını bize göstermişlerdir. Bu değerli bilim adamları klinik uygulamalar sayesinde bu çarpık tabloların nasıl düzeleceğini bize öğretmişlerdir. Avrombeg ile zirveye ulaşan bu klinisyen ve araştırmacılar, dünyanın dört bir tarafında çalışmalarını samimiyetle sürdürmektedirler.
Freud ile başlayan dinamik yaklaşım tarzını benimseyen bi-lim adamları insanın geçmişten bugüne taşınan özelliklerini ve ruhsal aygıtın ana yapılarını bize göstermiştir. Birçok klinik tab-lonun ödipal ve pre-ödipal kaynaklarını tespit etmiş, bu yapıla-rın nasıl oluştuğunu en ince ayrıntılarına kadar bize göstermiş-lerdir. Daha da ötesi bu yapıların nasıl tedavi edileceğini birçok alternatif dinamik psikoterapi yaklaşımlarıyla izah etmişler ve ispat etmişlerdir. Heidegger, Kierkegard, Sartre ve Neitsche ile yola çıkan egzistansiyalist felsefe, psikiyatride kendisini Irving Yalom’la temsil etmiş, insanın ruhsal bunaltılarının varoluşsal krizlere de dayanabileceğini göstermiştir. Hayatın anlamını sor-gulayan, belirsizlikten ürken, ölüm karşısında çaresizliği hisse-den, sorumluluktan kaçan ve yalnızlığı reddeden insanın temel gerçeklerle yüzleşmesi gerektiğini ve bunun süreçlerini bize an-latmıştır.
Yukarıda saymış olduğum tüm psiko-terapötik yaklaşımlar bireysel terapi, grup terapisi, bilgilendirme, telkin, ikna, tavsiye, eğitim gibi birçok tedavi teknik ve usulleriyle hastalarına yar-dımcı olmaya çalışmaktadırlar. Bunların hepsine birden bakıldı-ğında bu çalışmaların her birinin çok değerli, üstün ve takdire değer çalışmalar olduğunu görmekteyiz. Biz bu çalışmamızda insanı bütüncül olarak kuşatmayı, organik ve ruhsal yapısıyla bir bütün olarak algılamayı hedefledik. Organik rahatsızlıkların ruhsal yapıyı etkileyeceğinin ve bozacağının, ruhsal bozuklukla-rın da organik yapılara tesir edeceğinin şuuru içerisindeyiz. Yıl-lardır süren klinik çalışmalarımızda bunun binlerce örneğini bizzat gözlemleme imkânına sahip olduk. Çok iyi bir hekim ol-ma zorunluluğu ile organik bozuklukların nerede başlayıp nere-de bittiğini, ruhsal bozuklukların nerede başlayıp nerede sona erdiğini ve birbirlerine olan etkileşimlerinin ne oranda olduğunu tayin etmek çok önemlidir. Bu çerçevede organik kaynaklı ruh-sal bozuklukları medikal terapinin kollarına sunarken fonksiyo-nel ve kurgulanmış sanal programla ilintili ruhsal rahatsızlıkla-rın tedavisinde olabildiğince psiko-terapötik yaklaşımlardan istifade etmeye çalıştık.
Bu kitapta insanı tek bir ekolün dar kalıpları içinde değer-lendirmek yerine geniş bir bakış açısıyla nasıl bir bütüncül yak-laşımla ele aldığımızı anlatmaya çalıştık. Hiçbir ekolün mensu-bu olmadan klinik tablonun hangi ekole veya ekollere uyduğu-nun incelemesini ve irdelemesini yaptık. Bu şekilde hastamız için ne tür tedavi şekilleri oluşturabileceğimizin, nasıl bir formulasyon kurabileceğimizin kararını verdik. Bu bütüncül uy-gulamayı hangi bağlamda, hangi çerçevede, nasıl kurguladığı-mızı bu kitapta anlatmaya çalıştık. Bir bireyin hakikaten kendi-sini ve içyapısını tanıması için bu kitabı çok dikkatli bir şekilde okumasını tavsiye ediyoruz.
Bu kitap girişle birlikte dört bölümden meydana gelmektedir. Giriş ve birinci bölümde psikoterapi’nin ne anlama geldiğini, psikoterapi türlerini ve bütüncül psikoterapi yaklaşımının ne ol-duğunu izah etmeye çalıştım. Bu bölümde ayrıca insanın orga-nik yapısı, ruhun merkezi olarak beynin organik ve psişik özel-liklerini ele aldım. Hemen ardından ruhsal yapının oluşum süre-cinde anne rahminden giderek doğumdan sonra ilk ruhsal yapı-nın nasıl oluştuğunu anlatmaya gayret ettim. Hemen ardından dinamik açıdan ruhsal aygıt ve parçalarını aydınlatmaya çalış-tım.
İkinci bölümde insanın ruhsal gelişim evrelerini yazdım. Bu evreleri hem hazzın gelişimi açısından hem de psiko-toplumsal açıdan ne anlama geldiği açısından izah ettim. Üçüncü bölümde psikoterapi tekniklerini, yaklaşım tarzlarını anlatmaya gayret ettim. Son bölümde de dinamik psikoterapi ve savunma meka-nizmalarını detaylı bir şekilde izah etmeye çalıştım.
Bu kitap çalışmamız bize, bütüncül psikoterapi hakkında ge-nel bir çerçeve çizmektedir. Bundan sonraki çalışmalarımızda bütüncül terapinin klinik tablolardaki spesifik uygulamaları ile ilgili çalışmaları ortaya koyacağız. Kliniğimizde yürüttüğümüz on yıllık klinik tecrübelerimiz ve hasta takiplerinden elde etti-ğimiz sonuçları bu kitaplar aracılığıyla sizlerle paylaşmak niye-tindeyiz. İmkânımız olur ve ömrümüz vefa ederse en kısa süre içinde diğer çalışmalarımızla sizlerle buluşmayı arzularız. Bu kitap bütüncül psikoterapi serisinin ilk kitabıdır. Dilerim bundan sonraki kitapları yayınlama fırsatı buluruz. Kitabımızda bir ta-kım eksiklikler, hatalar, yanlışlıklar olabilir. Bu konudaki her türlü samimi eleştiriye açık olduğumuzu, yapıcı eleştirilerinizi her zaman beklediğimizi ifade etmek isterim.
Kendimizi tanımak ve nasıl bir hayat sürdüğümüzün farkına varmak istiyorsak ve insanı insan yapan temel özellikleri fark etmek istiyorsak bu kitabı dikkatli bir şekilde okumanızı tavsiye ediyorum.
|
Tahir Özakkaş MD., PhD. Psikiyatrist
1958 yılında Kayseri'de doğdu. İlk ve orta tahsilini Kayseri'de tamamladı. Yüksek tahsiline Hacettepe Üniversitesi KGN Tıp Fakültesinde başladı, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1986 yılında bitirdi. Aynı anda İ.Ü Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset ve İdare Bölümünü, fakültenin ilk mezunları arasında 1983 yılında bitirdi. Bir süre Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Siyaset Psikolojisi üzerine yüksek lisans eğitimine devam etti.
1986-1988 yılları arasında zorunlu hekimlik hizmetini İncesu Sağlık Grup Başkanlığı ve İncesu Sağlık Merkezi Baştabibi olarak tamamladı. Zorunlu hizmet bitiminde devlet görevinden istifa ederek ayrıldı.
1986 yılında kurduğu özel kliniğinde, aralıksız olarak genel tıpta hipnoterapi uygulamalarını sürdürdü.
1987-1992 yılları arasında Kayseri Taksan A.Ş.'de işyeri hekimliği hizmetlerini yürüttü.
1991 yılında E.Ü. Tıp Fakültesi Anestezioloji ve Reanimasyon A.B.D da araştırma görevlisi olarak çalıştı. Bu görevinden de istifa ederek ayrıldı.
1989-1993 yılları arasında E.Ü. Sağlık Bilimleri Enstitüsü'nde Halk Sağlığı A.B.D. de doktorasını tamamladı.
1994-1996 yılları arasında Azerbaycan Devlet Tıp Üniversitesi Psikiyatri A.B.D. de uzmanlık eğitimini tamamladı. Halen Azerbaycan Devlet Tıp Üniversitesi Psikiyatri A.B.D. de uzmanlık sonrası kariyer çalışmasına devam etmektedir. Çalışma alanı anksiyete bozukluklarının tedavisinde hipnoterapi ve hipnoanaliz üzerinedir. 1998 yılında ilimler namzedliği bilim sınavlarını(Doçentliğe eşdeğer) verdi.
1996 yılında Maceristan Budapeşte'de, 1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kaliforniya'da, San Diego şehrinde hipnoterapi ve hipnoanaliz üzerine kısa eğitimler aldı.
1994 yılından bu yana yurt içinde ve yurtdışında birçok psikiyatri ve psikoterapi kongre, sempozyum ve konferanslarına dinleyici ve katılımcı olarak katıldı.
2005 yılında Psikoterapi Enstitüsünü kurdu. Psikoterapi Enstitüsünde Bütüncül Psikoterapi eğitimlerine başladı. Birinci Grup kursiyerlerin 200 saatlik teorik eğitimi bitirilip ikinci etap vaka formülasyonları eğitimine geçildi.
Evli ve iki kız babasıdır.
DİPLOMALAR »» http://www.hipnoz.com/diplomafoto.html
SERTİFİKALAR »»http://www.hipnoz.com/sertifikafoto.html
BİLDİRİ-TEBLİĞ http://www.hipnoz.com/bildiriteblig.html
ESERLERİ____________________ _________________ _____________________________
1985 yılında yayınlanan "Hipnoz 1. Cilt" 572 sayfa büyük boy. Resimli.
1987 yılında yayınlanan "Pediatrik Uygulamalar" Cerrahi el kitabı. Çok yazarlı.
1987 yılında "İncesu Sağlık Ocağı Faaliyet Raporu" 140 sayfa Büyük boy. Resimli
1993 yılında "Hipnotik Yaş Gerilemesi" Tercüme. 118 sayfa. Büyük boy.
1993 yılında "Allerji ve Deri Hastalıklarında Hipnoterapi" 220 sayfa. Büyük boy. Resimli
1993 yılında "Cinsel Problemlerde Hipnoterapi" 440 sayfa. Büyük boy. Resimli
1993 yılında "Taksan A.Ş. de İşyeri Hekimliği Hizmetlerinin Değerlendirilmesi" Yayınlanmamış Doktora Tezi.
1994 yılında "Dünyada Hipnoz 1983-1993 Makale Özetleri" 620 sayfa. Büyük boy.
1995 yılında "Hipnoz 2. Cilt" 580 sayfa. Büyük boy. Resimli.
1996 yılında "Ayhan Songar'ın Kayseri Konferansları" 160 sayfa. Küçük boy. Resimli.
1997 yılında, Azerbaycan Tıp Üniversitesi Psikiyatri ve Nöroloji Birliklerinin "Psikonevrologiya Meseleleri XVI. Burakılış" kitabının editör yardımcılığı ve yayınlanması. 286 sayfa. Büyük boy. Resimli
1998 yılında "Azerbaycan Tıp Eğitiminde Psikiyatri" Türkiye Türkçesi. Prof. Dr. İsmail N. Urdanoğlu ile birlikte 280 sayfa. Büyük boy. Resimli
1998 yılında "Azerbaycan Tıp Eğitiminde Psikiyatri" Azerbaycan Türkçesi. Prof. Dr. İsmail N. Urdanoğlu ile birlikte 250 sayfa. Büyük boy. Resimli
2005 'Bütüncül Psikoterapi' Litera Yayınevi İstanbul
Yazarın Hazırlanmış, Basılmamış Eserleri
Hipnoz 3. Cilt. (Hipnoz'un Psikiyatri'de Uygulanması)
Nasıreddin Tusi'n "Ahlak-i Alayi" kitabının tercümesi ve yorumu.
Anksiyete Bozuklukları ve Hipnoterapi
Doğuya ve Batıya Göre İnsan ve Mental Gelişimi
|
Bütüncül Psikoterapinim Mantığı
Psikoterapi.com. I. Psikoterapi
Psikoterapi nedir? Bilimsel bir aktivite yürütebilmek için il-gili bilim dalının kullanacağı bir teknik dil lazımdır. Belirli di-siplinlerde ve alt disiplinlerde bilim adamlarının birbirlerini an-layabilmesi için belirli kelimelere standart bir anlam yüklenmesi gerekir. Bilimsel aktivitenin temel şartı bir kavramın bilinen teknik anlamında kullanılmasıdır. Bu bağlamda değerlendirildi-ğinde psikiyatrinin de kendine ait teknik kavramları mevcuttur. Bilimsel aktivite bu teknik kavramlar sayesinde yürütülür, ça-lışmalar yapılır, tartışılır ve yorumlanır. Belirli bir kavrama farklı anlamlar yüklenirse bunun sonucunda kaos ve karmaşa çıkar. Psikiyatri genç bir bilim dalı olarak bu kavramlaşma süre-cini henüz tamamlamamıştır.
A. Psikoterapinin Sözlük Anlamı
Psikoterapinin sözlük anlamı, ruhsal yolla tedavi etmek şek-linde tanımlanabilir. Batı dillerinde kullanılan psikoterapi teri-mini İngilizcesi olan “psychotherapy” kelimesinden hareketle izah edersek, bu terimin iki kelimeden oluştuğunu görürüz. Bu-radaki “psycho” kelimesi “psyche’ anlamına olup can ve ruh manasınadır. “Kelimenin kökeni Grekçe de yine can, nefs ve ruh anlamlarına gelen, psukhē olup nefes almak anlamına gelen “psukhein” fiilinden türemiştir. Kelime Latinceye “psỹchē (psişe)” olarak geçmiştir. Terapi kelimesi de (İngilizce Therapy) bir hastalık ya da bozukluğun tedavisi demek olup, kelimenin kökeni Grekçe “tıbbi olarak tedavi etmek” anlamına gelen “threapeuein” fiilinden türeyen “therapeia” kelimesidir. Bu iki kelimenin birleşmesinden meydana gelen psikoterapi (psychotherapy) teriminin sözlük anlamı ruhsal tedavi demektir. Burada ruhsal tedaviden kasıt psişik hastalıkların ilaç ve cerrahi yöntemler kullanılmadan tedavi edilmeye çalışılması anlamına gelmektedir.
B. Psikiyatrideki Teknik Anlamı
Yukarıda verilen açıklamalarla birlikte psikiyatrinin, bilim dilinde ortak olarak uzlaşılmış bir anlamı mevcut değildir. Psikoterapiye verilen anlamlar çok geniş bir yelpazeye yayıl-maktadır. Bunlar, hasta ile hekim arasındaki her konuşmayı bir psikoterapi olacak şekilde yorumlayarak psikoterapiyi en geniş anlamıyla alan eğilimlerden belirli ruhsal hastalıkları, belirli te-davi teknik ve stratejileriyle, belirli şartlarda uygulamayı stan-dardize etmiş olup, terimi dar anlamıyla kullanan eğilimlere ka-dar bir dağılım göstermektedir. Bu durumda karşımıza, müphem ve çerçevesi çizilmemiş bir terim çıkmaktadır. Bazı bilim adam-larına göre, her hekimin her hastasına uyguladığı yaklaşım özel bir psikoterapi iken; bazılarına göre ise ancak çok katı kuralların uygulandığı standardize edilmiş programlar psikoterapidir. Psi-koterapi teknik bir bilimsel terim olarak ele alınacaksa mutlaka çerçevesi belirlenmeli, programı yapılandırılmalı ve evrensel uygulanabilirliği standardize edilmelidir. Eğer psikoterapiden kastedilen şey; hastanın medikal ve cerrahi tedavi yöntemler dı-şındaki her yöntemle kendini iyi hissetme hali ise bu çok geniş bir alanı kapsamaktadır.
Bu bağlamda öğretmenin öğrencilere verdiği bilgilendirme, telkin, ikna, modelleme; din adamının cemaatinde uyguladığı benzer uygulamalar, ebeveynin evladına gösterdiği yaklaşımlar, şamanın halkına verdiği tılsımlı ve gizemli bilgi ve malzemeler sonuçta bir etki yaratmaktadır. Bunların hepsine de psiko-terapötik etki demek mümkündür. Bir şeyin etkili olması farklı bir şey; bilimsel olması ise farklı bir şeydir. Bu etkiyi yaratan faktörlerin neler olduğu, etkin tarafın konumu, tavrı, hareketi, statüsü ve mistik gücü gibi faktörler mi yoksa kullanılan mal-zemenin (konuşma, söz, tılsım, muska, büyü vs.) içeriği veya edilgen tarafın iç dünyasında hazırladığı şablonlar mı olduğu konusu tamamen ayrı bir araştırma konusudur.
C. Bir Disiplin Olarak Psikoterapi
Biz burada çeşitli insan ve kurumların, çeşitli yöntem ve a-raçlarla yarattığı etkinin nasıl, kime, nerede ve ne zaman etki ettiğini araştırmanın ayrı bir konu olduğunu; bilimsel bir disiplin olarak psikoterapinin çerçevesinin, aracının, hedefinin, etki ala-nının ve sınırlarının ne olduğunun belirlenmesinin de ayrı bir konu olduğunu belirtmek istiyoruz. Birinci bağlamdaki psiko-terapötik etkiyi başka bir yerde incelemek üzere bir tarafa bıra-kırken, temel konumuz olan psikoterapiye dönmek istiyorum. Başlangıçta çok muğlâk ve çerçevesi çizilmemiş olan bu keli-menin psiko-terapötik etki yaratan tıp dışı faktörleri bir kenara bıraktığımızda muğlâklığının büyük ölçüde azaldığını görüyo-ruz. Burada kastettiğimiz psikoterapi, hekimle hasta arasında ilişki bağlamında değerlendirilir. Bunun dışındaki yaklaşımların hiçbiri psikoterapi kelimesiyle ilişkilendirilemez. Hastayla he-kimin arasındaki ilaca ve cerrahi müdahaleye başvurmadan ya-pılan ve hastalığı olumlu yönde etkileyen yaklaşımların tümü psikoterapi midir? Hayır. Tıp bilimi, dâhili ve cerrahi hastalıklar olmak üzere iki ana grupta kümelenmiş onlarca alt disiplini ba-rındıran ve hastalarını medikal ve cerrahi yöntemlerle tedavi e-den birçok bilim dalını içerir. Ruhla bedenin iç içe geçtiği, be-densel rahatsızlıkların ruhu etkilediği; ruhsal rahatsızlıkların be-deni bozduğu bir sistem içerisinde hekimlerin hasta ile kurduk-ları her türlü iletişim pozitif veya negatif bir etki yaratabilir. Bu etkilerin pozitif olanlarına psikoterapi demek mümkün müdür? Bu sorunun cevabı da yine ‘hayır’dır.
Psikoterapi, hastalığı belirli bir psiko-patolojik anlayış içeri-sinde, belirli bir kavram dizinine oturtarak ve yapılandırılmış bir program içerisinde tedavi etmek amacıyla planlı bir şekilde yü-rütülen uygulamalardır. Peki, böyle bir uygulama var mıdır? Ev-rensel olarak kabul edilmiş, standardize edilmiş tek bir psiko-patolojik anlayışa dayanan böyle bir psikoterapiden bahsetmek henüz zor görünmektedir. O halde psikoterapi ya da psikiyatri bir bilim değil midir? Bunu bu şekilde ifade etmek haddi aşmak olur. Tek bir psikoterapiden bahsetmek de cüretkârlıktır. Tıbbın en kesin en net olarak bildiğimiz hastalıklarında dahi tedavi yak-laşımları, stratejileri ve uygulamaları açısından geniş bir yelpaze söz konusudur. Hatta bu yelpazenin uçları birbirine zıt noktalara kadar gidebilmektedir. Henüz psikiyatrik bozuklukların birçoğu hastalık olarak dahi tanımlanmamışken bunların tedavilerinde standardize edilmiş ve evrensel olarak uygulanabilir bir progra-mın çıkması imkânsıza yakındır veya çok zordur.
Her bilim dalında evrensel gerçekliğin bir alanını deşifre et-me çalışmaları yoğun bir şekilde sürmektedir. Evreni bir yap-boz’a benzetirsek yap-boz’un parçaları yavaş yavaş birleşerek görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu gayretlere bilimsel çalışmalar diyebiliriz. Bir yap-boz parçasının yapısını devasa bir kütleye benzetirsek ve bu yap-boz’un içindeki küçük bir yap-boz parça-sının devasa bir yapı olduğunu, o yap-boz parçasının içinde de küçük yap-boz parçacıklarının olduğunu varsayalım. Burada tıp, büyük bir yap-boz iken bilim dalları bu yap-boz’un parçalarıdır. Bunlardan biri olan psikiyatri insanı anlamanın çözmenin bir yolu olan tıp yap-boz’u içindeki yerini alırken bu psikiyatri yap-boz parçasının içindeki hastalıklar, bozukluklar ve tedaviler bu yap-boz’un sınırlarını netleştirmektedirler. Bunların bazısı net ve açık, bazısı sisli, bazısı değişken ve bazı parçalar da eksiktir. İşte bu parçaları anlamlandırabilmek için hipotezler ve teoriler gündeme getirilmektedir. Bunlar sınandıkça ve test edildikçe doğru olanlar kalmakta, yanlış olanlar dışlanmaktadır. Böylece her gün yeni bir yap-boz parçacığı ana yap-bozdaki yerini al-maktadır. Psikiyatri içerisinde psikoterapi de sınırları zaman zaman muğlâk, zaman zaman belirsiz, zaman zaman değişken bir yap-boz parçasıdır. Ama yap-boz her gün daha netleşmekte, daha bütünleşmekte ve parçalar bütünleştikçe karşımıza yeni bir resim çıkmaktadır. Biz burada bu resmin oluşum çizgilerini görmeye çalışıp tepeden bakarak bütünü yakalamaya gayret e-deceğiz. Gerçeğin parça parça ortaya konduğu bilimsel aktivite-leri olabildiğince kuşatarak, notaların yanında besteyi okumaya çalışacağız.
D. Psikoterapi Türleri
Psikoterapi iki kişi arasında geçen sıradan bir sohbet değil-dir. Psikoterapi insanı izah eden, insanın gelişimini açıklayan felsefi ve bilimsel bir arka plana, bir insan modeline dayalı bir sistemi kabul ettikten sonra bu sistemden belirli nedenlerle sap-ma gösteren yapıların belirli stratejilerle düzeltilmesini amaçla-yan bir bilimsel disiplindir. Peki, bu psikoterapi tek bir yöntem midir? Hayır. Bugün dünyada sekiz yüzün üzerinde psiko-terapötik teknik uygulandığı iddia edilmektedir. Bunların çoğu-nu biz de bilmemekteyiz. Ama bunları ana başlıklar altında in-celersek bunların dört ana kümede toplandığını görürüz:
Bunlar:
1- Kaynağını Pavlov’un hayvanlar üzerinde yapmış olduğu çalışmalardan alan ve koşullu şartlanmayı temel kabul e-den Davranışçı Psikoterapi tekniği.
2- İnsanı hayvandan ayıran temel yapının düşünce olduğunu iddia eden ve algılama farklılığı üzerinde duran Bilişsel Psikoterapiler.
3- İnsanın problemlerini kesitsel olarak almayıp geçmişle bü-tünleştirerek, geçmişin ana şablonlarının bugünkü izdü-şümleri yarattığına inanan Dinamik Psikoterapiler.
4- İnsanın en temel varlık nedenlerini irdeleyen ve cevap bu-lunamayan sorularla ilintili olarak insanın kriz yaşadığını iddia eden Varoluşçu Psikoterapiler.
Buna göre ilk psikoterapi çalışmaları davranışı ele alan dav-ranışçı psikoterapi teknikleridir. Davranışçı psikoterapi insanı mutsuz ve huzursuz eden, sıkıntıya neden olan davranışları dü-zeltmeyi amaçlayan psikoterapi tekniğidir. Bu teknik kişiye ra-hatsızlık veren belirli davranışları bir anlam çerçevesi içerisinde değerlendirmiş, standardize etmiş, nasıl geliştiğini anlatmış, bu-nu bilimsel çalışmalarla ispat etmiş ve bunların belirli teknikler-le değiştirilebileceğini kanıtlamış olan tedavi tekniğidir. Kayna-ğını daha çok Pavlov’un köpekler üzerindeki deneylerinden al-mıştır. Hayvan deneylerinde, Pavlov, Torndike, Skinner’in yap-tığı hayvan davranışları model alınarak insan davranışları izah edilmiş ve davranışların oluşum sürecine bakılarak tedavi tek-nikleri geliştirilmiştir. Görüldüğü gibi burada bir insan anlayışı ve modeli vardır. Davranışlar laboratuarda test edilmiş, ince-lenmiş ve bunlara uygun tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. İnsa-nı davranışçı ekolün bakış açısıyla izah etmek, insan yap-boz’unun bir parçasını açığa çıkarmaktır. Canlılar belirli etkilere maruz kalınca belirli tepkiler vermektedir. Belirli uyaranlar bazı uyarıcılarla eşleştirildiğinde benzer sonuçlara ulaşılmaktadır.
Pavlov’un klasik koşullu refleks olarak isimlendirdiği bu davranışsal öğrenme modeli insanların da birçok davranışını i-zah etmektedir. Bunun detaylarıyla ilgili birçok çalışma yapıl-mış, uyaranların insan davranışlarında ne tür etki yarattığı, bun-ların nasıl oluştuğu, nasıl ortadan kalktığı ve nasıl tekrar aktive edildiği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Sosyal öğrenme ve modelleme teorileriyle ilgili bilgilerimiz geliştikçe insanların davranışlarını anlamamız ve izah etmemiz daha kolay olmakta-dır. Bu model insanın iç dünyasına girmeden onu dıştan gözlem-leyerek hareketlerin neden ve niçinlerini araştıran, tüm davranış-ları belirli kalıplarda izah etmeye çalışan ve daha çok bir öğ-renme modeline dayanan bir yaklaşım tarzıdır.
İnsan, hayvana göre daha gelişmiş şartlı reflekslerden ibaret, daha komplike bir hayvan mıdır? Yoksa insan belirli uyarıcılara karşı belirli tepkileri verme mecburiyetinde olan, robota benzer bir hayvan mıdır? Ya da insan etrafında modellediği davranışları otomatik olarak yapmaya mahkûm, aciz bir organizma mıdır? İnsanın tüm varlığını şartlı refleksler ve sosyal öğrenme mode-liyle izah etmek mümkün değildir. İnsanın bir takım davranışla-rını bu kalıplara sokmak uygun iken birçok davranışın arkasında öğrenme ilkelerinin çok ötesinde bir takım karmaşık sistemler mevcuttur. Elli tane köpeği alıp bir laboratuara koyduğumuzu varsayalım. Her öğle yemeğinde yemekleri hayvanların önüne koyduğumuzda bir zili çalalım yemekle zil uyaranını eşleştire-lim. Pavlov’un yaptığı bu deneyi biz de uyguladığımızda bir sü-re sonra önüne yemek koymadığımız halde köpeklerin salyaları-nın aktığını hep birlikte hayretle tespit edeceğiz.
Aynı deneyi insanlara uyguladığımızı düşünelim. Elli insanı bir lokantaya koyup, her gün aynı saatte yemek verelim ve her yemek vakti zile basalım. Bir müddet sonra zili çaldığımızda ne tür tepkiler alacağız. Muhtemelen insanların bir kısmının salyası akacak. Bir kısmı bu şakaya sinirlenecek, bir kısmı ise küfrede-cek ve bir kısmı da camı çerçeveyi indirecektir. Bunun böyle olacağını ispat etmek için elli insanı böyle bir ortama sokmaya gerek yoktur. Çünkü bu her gün tezahür etmektedir. Büyük bir depreme maruz kalan insanlar aynı bölgede, aynı şartlarda, aynı depreme, yani aynı uyarana maruz kaldıkları halde o insanların aynı tepkilerde bulunması beklenirken hepsi farklı tepki ver-mektedir. Depreme maruz kalanların bir kısmı korku ve panik içine düşmekte, bir kısmı depresyona girmekte, bir kısmı öfkelenmekte; bir kısmının inanç ve değer yargıları değişmekte, dindar olanlar dinsiz, dinsiz olanlar dindar olabilmektedir. Bunun gibi farklı sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Uyaran aynı olduğunda tepkilerin aynı olması beklenirken farklı tepkiler ortaya çıkmaktadır. Burada davranışçı ekol çaresiz kalır. İnsanların davranışının ön plana çıktığı patolojik durumlarda, davranışçı terapi teknik ve stratejileri çok yararlı sonuçlar sağlamıştır. Özellikle fobilerin tedavisinde, yüzleştirme, cevap engelleme ve kaçınma, davranışı ortadan kaldırmaya yönelik davranışçı tedavi ilkeleri, taklit, modelleme, rol provası gibi diğer davranışçı tekniklerle birleştirilerek çok yararlı sonuçlar elde edilmiştir. Fobilerin bir grubunda (özellikle soysal öğrenme ve modellemeye göre öğrenilmiş fobilerde) davranışçı terapi teknikleri işe yararken daha karmaşık ve kompleks nedenlere dayalı fobilerde davranışçı terapi yetersiz kalmaktadır.
Bu durumda yap-bozun yeni parçalarını ortaya çıkarmak ve anlamlandırmak gerekmektedir. Bu kez karşımıza yeni bir teori ile bilişsel (kognitif) psikoterapi çıkmaktadır. Bunlar bir taraftan davranışçı sosyal öğrenme ve modellemeyi kabul ederken, diğer yandan insanın tüm davranışlarını izah etmek için bu yaklaşım tarzının yetersiz olduğunu ileri sürerler. Bilişsel ekol insanın bir hayvan olmadığını, hayvandan farklı olarak algılama araçlarıyla dışardan algı alan, bunu bilgi olarak değerlendiren, beyinde in-san olmanın temel özelliği olan yorumlama kavramıyla algıla-nan bilgiye şekil veren ve bu bilgiyi yorumlayan, yoruma bağlı olarak da tepki gösteren bir varlık olduğuna inanmaktadırlar. Her şey beyindeki komutakontrol bölgesindeki yorumlama mer-kezi tarafından idare edilmektedir. Beş duyu ile alınan algıları-mız özel, bireysel ve sübjektif filtre sistemlerinden geçirilerek merkeze alınmakta, merkeze alınan bu bilgiler orijinal yapıları-nın dışında bir anlama büründürülebilmekte ve bu anlamlandır-maya bağlı olarak da cevaplar üretilmektedir. Sistem basittir: girdi=> yorum=> çıktı.
Bu bağlamda her türlü dışsal algı, her türlü değişime tabi tu-tularak her türlü sonucu mümkün kılmaktadır. Burada tam bir kaos, karmaşa veya rölativite vardır. Bir telefon santralindeki sekreterin telefon hatlarını istediği hatta bağlayabilmesi gibi bir model çıkarılabilir. Fakat bilişsel ekol bu sistemin kaotik, komp-leks ve rasgele çalışmadığını göstermiştir. Bilginin algılanma-sından başlayarak, cevabın oluşmasına kadar geçen süredeki bilgi işleme sürecinin belirli bir model-yapıyla oluştuğunu bize göstermiştir. Eğer bir bilgi, yanlış bilgilendirmeye tabi tutula-caksa, değiştirilecekse, bozulacaksa ve yok sayılacaksa bunun için beynimiz özel yöntemler uygulamaktadır. Mesela beyin, seçici algılama, abartma, küçümseme, bireyselleşme, genelleş-tirme, ya hep ya hiç tarzında düşünme veya keyfi çıkarsama gibi yöntemlerin birini veya birkaçını uygulamaktadır. İnsan beyni-nin bilgiyi nasıl işleme tabi tuttuğu ve nasıl yorumladığı ile ilgili üç katmandan oluşan bir izah getirilmektedir. Bunlar, bir Hin-distan cevizi gibi üç katmandan oluşur. En dış katman, kabuk kısmı, patolojiye neden olan öğrenilmiş olumsuz düşünceler katmanıdır. Orta katman, kişinin temel kabulleri veya sayıltılarıdır. En alt katman ise çekirdek kısım veya Hindistan cevizinin öz suyunun bulunduğu yer, temel şemalardır. Bunu her insanın bir mevzuat hiyerarşisi olarak kabul edersek, tüzük ve yönetmelikleri olumsuz otomatik düşüncelere; kanunları, te-mel kabullere; ana yasa maddelerini de temel şemalara benzete-biliriz. Bu metaforik örneklerden yola çıkarak, Hindistan cevizi-nin dış kısmına ulaşmak kolaydır. Tüzük ve yönetmelikleri bir bakanın ve genel müdürün değiştirmesi mümkün olduğu gibi bu bağlamda olumsuz otomatik düşünceleri değiştirmek, düzelt-mek, yakalamak, yüzeydeki bir alanda daha mümkündür. Bunla-rın arkasındaki gizil ve görünmeyen temel kabulleri yakalaya-bilmek için Hindistan cevizinin kabuğunu geçip orta katmanına ulaşmak lazımdır. Bu husus, olumsuz otomatik düşünceleri ya-kalamaktan daha zor ve daha çok dikkat gerektirir. Bunları ya-kaladıktan sonra değiştirmek ise, tüzük ve yönetmeliklere göre yasaları değiştirmenin zorluğu gibidir. Temel kabullerin ve sa-yıtlıların üzerine bina edildiği temel şemaları yakalamak ve kav-ramak, Hindistan cevizinin öz suyuna ulaşmak kadar zordur. Temel şemalara ulaşıldığında ki bunlar bebekliğimizden ve ço-cukluğumuzdan getirdiğimiz ana kimlik ve kişilik iskeletleridir, bunları değiştirmek anayasanın maddelerini değiştirmek kadar güçtür.
Bilişsel insan anlayışı bu üçlü katmana bağlı olarak insanın bir kimlik geliştirdiğini, bir kendilik ve dünya algısının olduğu-nu, kendini ve dünyayı bu üçlü filtre sisteminden veya merce-ğinden geçirdikten sonra bir anlam yükleyerek kabul ettiğini ve buna bağlı olarak da tepki/cevap ortaya koyduğunu göstermek-tedir. Hastalıkların oluşum zincirinde bu yapıyı ortaya çıkarmak mümkündür. Yapının oluşum ve gelişim modelini bu şekilde izah edebiliyorsak, bunu değiştirmenin de mümkün olabileceği-ni varsayabiliriz. Bilişsel çarpıtmalarla, bu üçlü katmandaki ha-talarla oluşmuş olan hastalıklar, bunlara göre uygun olarak ge-liştirilmiş olan bilişsel tedavi stratejileriyle düzeltilebilmektedir. Davranışsal tedavi tekniklerinin yetersiz kaldığı birçok durumda hastaya bilişsel tekniklerle yaklaşıldığında bilişsel psiko-terapötik tekniklerin olumlu sonuçlar doğurduğunu görmekte-yiz.
Bu bilgilerin ışığında yap-bozun ikinci parçası da netleşmek-tedir. Notalar ortaya çıktıkça bestenin ahenkli melodileri de du-yulmaya başlamaktadır. Fakat hastaların bir kısmı hala karşı-mızda direnmekte, davranışçı gayretler, bilişsel tekniklerle açığa çıkarılan otomatik olumsuz düşünceler, temel kabuller ve şema-lar hasta tarafından garip bir şekilde bertaraf edilmekte, dışlan-makta ve kabul edilmemektedir. Hasta size iyileşmek için gel-mekte, ancak verdiğiniz programları uygulamamakta, kısaca di-renç göstermektedir. Direnç için bilişsel terapinin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Çünkü direnç bilinçdışı dinamiklerle işleyen psiko-dinamik yapının temel bir kavramıdır. Hastayı ne kadar bilgilendirirseniz bilgilendirin, hastaya ne kadar bilişsel iç görü kazandırırsanız kazandırın, hasta çocukluk dönemindeki yaşantıladığı anne, baba, çocuk üçgenindeki temel yapıları bu-günkü yaşantısında hep tekrarlamaktadır. Bu yapıyı bilişsel tek-niklerin yöntemi doğrultusunda akılla, mantıkla ve bilgiyle de-ğiştirmek mümkün değildir. Bu yaşantılama tekrar sahneye konmalı, bir üst kalıp üzerinden geçilerek yeni bir biçime/kalıba dökülmelidir. Tedavi ancak o zaman mümkün olabilmektedir. İşte bu yeni tarz yaklaşıma psiko-dinamik yaklaşım modeli denmektedir.
Psikodinamik model kaynağını Sigmund Freud’dan alarak bugüne kadar birçok değişim, gelişim ve farklılaşma göstermiş dahası geniş ve dinamik bir yelpazede birçok ekolün kurulması-na öncülük etmiştir. Bu model, insanı en geniş bir şekilde tanım-lamaya çalışmakta, insanın ruhsal yapısının gelişim evrelerini ortaya koymakta, bu gelişim evrelerinde meydana gelebilecek zararlı etkilere bağlı olarak ortaya çıkabilecek hastalıklı sonuçlar hakkında öngörülerde bulunabilmektedir. Böyle bir insan mode-li bu evreleri detaylı bir şekilde izah etmekte, bu evrelerde mey-dana gelebilecek hata, arıza, bozukluk ve yanlışlıkların nasıl or-tadan kaldırılıp tedavi edilebileceği ile ilgili bir standart prog-ram ortaya koymaktadır. Bu programın uygulanmasında değişik psiko-dinamik modeller arasında çeşitli teknik farklılıkların bu-lunmasına rağmen, insanın ruhsal modeli anlayışları açısından aynı, fakat tedavi stratejileri bakımından yaklaşımları farklıdır. Davranışçı ve bilişsel modellerle izah edemediğimiz, izah etme-ye çalışsak bile tedavi edemediğimiz vakalarımıza dinamik bir formülasyonla yaklaştığımızda olayın çözümlendiğini görmek-teyiz. psiko-dinamik yaklaşım, insanı sadece bir davranış, bir bilişsel süreç olarak değil; onu, davranışı, düşüncesi, duygula-nımı, sosyal yapısı, ailesi, coğrafi yapısı ve kültürel özellikleri ile bir bütün olarak ele almakta, buradaki dinamik yapının ve etkileşim sistemlerinin nasıl oluştuğunu ortaya çıkarmaya ça-lışmaktadır. Bu bağlamda da normal bir bireyin gelişiminden bireysel patolojinin oluşumuna, tarihsel belirleyicilikten dinî i-nançların oluşumuna, siyasetten edebiyata geniş bir yelpazede kendisine ilgi alanları bulmuş, tartışmaya açılmış ve böylece psiko-dinamik yapı birçok alana eklemlenmiştir. Siyaseti, sanatı, edebiyatı, kısacası insanı ve insanın ürettiklerini etkilemiştir.
Tüm bu bilinenlere rağmen insan ruhsal yap-bozunda bilin-meyen o kadar çok şey vardır ki yüzyıl önce bildiklerimize bak-tığımızda, bugün bildiklerimiz muhteşem ve harikulade bir nok-tadadır. Bildiklerimiz arttıkça cehaletimizin boyutunu ve derin-liğini kavramaktayız. Bilinmedik o kadar çok şey var ki! Psiko-terapi ve psikoterapistler cahilliğin cesurluğunu yaşamaktadır-lar. Uğraştığımız ve düzeltmeye çalıştığımız yapı o kadar komp-like, karmaşık, kaotik ve ama bir o kadar da kendi içinde düzen-li, tutarlı, determinal (zorunlu nedensel) bir yapı içermektedir. Milyonlarca faktörün bir araya getirdiği ruhsal aygıtın bir faktö-rünün değişmesiyle diğer faktörlerin hepsi etkilenmekte ve orta-ya çok farklı sonuçlar çıkmaktadır. Ruhsal yapıda müthiş bir rö-lativite (görecelik) vardır. Ruhsal yapı zaman kavramını geçmişi ve geleceği bugüne taşıyarak yaşayabildiği gibi, bugünün yapı-sını geçmişi örtmek ve geleceği belirlemek için de kullanabilmektedir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi insanın ruhsal yapısı katman katmandır. Bazı bilim adamlarına göre ruhsal aygıtın en basit, en anlaşılabilir kısmı ve katmanı dışta gözlemlediğimiz davra-nışsal kalıplardır. Davranışsal kalıplar en kolay çözümlenebilen, anlaşılabilen, bozukluğu varsa tedavi edilebilen yapılardır. Onun altındaki katman bilişsel katmandır. Burada işler biraz daha karmaşıklaşmakta; davranışla etkileşerek, davranışı etkilemekte ve davranıştan etkilenmektedir. Daha derin katmana indiğimizde psiko-dinamik bir yapıyla karşılaşıyoruz. Burada işler daha da karışmakta sistem daha da komplike olmakta, girdiler çoğal-makta, girdilerin şekil değişikliği çeşitli kılıklara bürünebilmek-tedir. Bu temel girdiler bilişsel süreçleri, bilişsel süreçler de dav-ranışı etkilemekte, davranış ve bilişsel süreçler dinamik yapıyı değiştirebilmekte ve farklı kılıklara sokabilmektedir. Çekirdeğe indiğimizde en derin katmana ulaşıyoruz. İnsanın varoluşsal katmanı. Bu katman tüm şekil şartlarından uzak, dışsal gerçekli-ğin zorunluluklarından uzak, kendi içsel varoluşunu sorgulayan bir zihnin yarattığı bir insan anlayışıdır. Bu katmanı konu edi-nen varoluşçu psikoterapi, insanın bu içsel varoluşunda yaşadığı varoluşsal krizlerini irdelemeye çalışmaktadır.
Her insan tüm yaşantılarının arkasında temel birkaç sorudan kaçmakta ve bu sorulara cevap aramaktadır. Hepimizi ürküten bu sorular zaman zaman patolojilerimizin temel kaynağını oluş-turabilmektedir. Hayatın anlamı nedir? Geleceği bilmek ve be-lirlemek bugünden mümkün müdür? Geleceğin belirsizliği kar-şısında ne yapabilirim? Bugünkü mevcut konumumu ben mi o-luşturdum, bu konumda olmamın nedeni ben miyim, yoksa baş-kaları mı? Geleceğim ile ilgili bildiğim tek şey ölüm gerçeği i-ken niçin bir ömür boyu bunu yadsıyorum, inkâr ediyorum. Gö-bek kordonumun kesildiği andan itibaren anneden ayrıldığım gerçeği yani yalnız olduğum, duygularımın, düşüncelerimin, acılarımın kederlerimin ve sevinçlerimin sadece bana ait olduğu ve benim içimde yaşantılandığı gerçeğini yani yalnız olduğum gerçeğini kabul mü edeceğim, yoksa kendimi mi kandıracağım? İşte bunlar temel sorulardır. Ya bu soruları inkâr edeceğiz. Bir yanılsamanın içinde kaybolup gideceğiz, ya da bizim irademiz dışında varolduğumuz bir dünyada bilmediğimiz bir süre içeri-sinde, bize verilen enstrümanı en güzel bir ahenkle çalıp varolu-şumuzun keyfini mi yaşayacağız. İşte varoluşçuların insanı ve dünyayı anlama, kavrama ve yorumlama şekli budur.
Bu bakış tarzından yola çıkan varoluşçu terapistler insanın bir takım sıkıntı ve problemlerini bu varoluşsal sorulara atfet-mekte, kişinin ölüm, yalnızlık, belirsizlik ve anlamsızlık karşı-sında yaşadığı çaresizliği patolojik bir varoluşla yatıştırmaya çalıştığını, anksiyeteyi ve sıkıntıyı hissettikleri hiçlik ve yokluk karşısında bir ödün olarak verip varoluşu hissettiklerini savun-maktadırlar. Varoluşçu terapistler bu soruların cevaplarını anksiyete oluşturmadan çözümleyecek cevaplar araştırmaktadırlar. Hastalarına bu yolla yardımcı olmaya çalışarak varoluşçu psikoterapi uygulamaları yürütmektedirler. Hastaları etkilemek-te, teşhis koymamakta, onları anlamaya çalışmakta ve her bir vakayı özgün kabul etmektedirler.
Yap-bozun diğer bir parçası da açığa çıkmaya başladı. Her bir yaklaşım, her bir bilimsel aktivite insanı anlamamızda ve yo-rumlamamızda bize yeni bir ışık tutmakta ve yap-bozun yeni bir parçasını bize sunmaktadır. Dört katmanda izah ettiğimiz insana bakış tarzı, birbiriyle uyumsuz görünse de bu sistemler bir bütün olarak varlığını sürdürmektedir. Bu katmanların herhangi bir zaman diliminde herhangi bir fenomene istinaden aktive olması ile birlikte görünür tablo tamamen değişebilmektedir. Bir yangı-nın başlangıcı bir kıvılcım olduğu gibi aynı ateşi su söndürebil-mektedir. Bu da insanın ruhsal yapısının bireye özgü göreceli bir yapı olduğunu göstermektedir. Bu yapı zamana, mekâna ve şartlara göre her an değişebilen, uyum sağlama yeteneği olan ve farklılaşan bir yapıdır. Bu bizlere muğlâklık, müphemlik, sınır-sızlık ve karmaşayı çağrıştırsa bile değişebilen dinamik yapı de-ğişebilmeyi, müdahaleyi, düzenlemeyi ve tedaviyi mümkün kılmaktadır. Bu da bizim kazancımızdır. İnsan etkileyen ve etki-lenen bir varlıktır.
|
|
|
|
 |
|
 |
|